traren

İslam Medeniyetinde İlme Verilen Önem

10.06.2017
515
İslam Medeniyetinde İlme Verilen Önem

İSLAM MEDENİYETİNDE İLME VERİLEN ÖNEM

GİRİŞ

‘Rabbim! İlmimi artır, de.’[1]

Medeniyetlerin teşekkülünde rol oynayan pek çok etkenden biri ve hatta en önemlisi de dinlerdir. Nasıl ki Batı medeniyetinin temelinde Hıristiyanlık, Çin medeniyetinin temelinde[2] Taoizm, Konfüçyanizm, Budizm ve diğer  uzak doğu dinleri, hatta antik Yunan medeniyetinin köklerinde pagan (putperest) inancı ve kültürü varsa, İslam medeniyeti de temel kaidelerini İslamiyet ile Kur’an ve Sünnet’ten almıştır. Bediüzzaman’ın dilinde ‘din hayatın hayatı, hem nuru hem esası..’ şeklinde ifadesini bulduğu gibi[3], Kur’an ve Sünnet üzerine tesis edilen Medeniyet-i İslamiye de bu din ve şeriatla hayatının her kısmını tanzim etmiş, nurlandırmış ve esaslarını belirlemiştir.

1400 senelik bu muazzam medeniyetin en başta gelen umdelerinden birincisini ilim oluşturur. Zira bu medeniyet ilk olarak, bir ismi de ‘İlm’ olan Kur’an-ı Kerim[4] ile müteşekkildir. İkinci temel belirleyici etken ise nebevi sünnettir. İslam kendisini  bilgiyle özdeşleştirir. Bilgiyi hedefi olduğu kadar gerekli de kılar. Bilginin elde edilmesini  ibadetle eş görür ve över. İlim sahiplerini Allah’ın dostları ilan eder; onların mürekkeplerini şehit kanlarının değerinin üstüne çıkartır.[5] Bundan dolayı medeniyetimizin ilme verdiği kıymeti anlayabilmek için öncelikle Kur’an-ı Kerim’e ve hadislere başvurmak gerekmektedir. Bundan da önce ilmin tanımı ve mahiyeti hakkında malumat vermek yerinde olacaktır.

  1. İlmin Mahiyeti

İlim hakkında bu zamana kadar birbirine yakın-uzak, benzer-farklı pek çok tanım yapılmıştır. Adeta İslam alimlerinin sayısı kadar da ilim tarifi vardır denilse, mübalağa edilmiş olmaz. Fakat biz burada bunları bir tarafa bırakarak efrâdını câmi, ağyârını mâni nev’inden iki tanımı, mukayese edilebilsin diye beraber kısaca vermekle iktifa edeceğiz.

Kâmûs-ı Türkî sahibi Şemseddin Sami, eserine ilmin tarifini şöyle almıştır: ‘Çoğulu: Ulûm. 1. Bilme, biliş, bilgi, danış, malumat, haber, vukûf. 2. Bir nev’ umûr hakkında olup okumakla tahsil olunan malumat ve vukuf. 3. Nazariyat.’[6]

Dini Kavramlar Sözlüğü’nde ise ilim için, ‘Bilmek, şuurda hasıl olmak, sağlam ve kesin bir biçimde bir şeyin gerçeğini bilmek gibi anlamlara gelen ilim, kelam ilminde, vakıaya uygun olan kesin inanç; aklın ve duyuların mevzuuna giren her şeyin tanınmasını sağlayan sıfat; zıddına ihtimal verilmeyecek şekilde manaları birbirinden ayırt etme sıfatı şeklinde tanımlanmıştır. İlim, Allah’ın subûtî sıfatlarından biri olup; olmuşu, olanı, olacağı, gizliyi, açığı, kısacası her şeyi bilmesi demektir.’ denilmiştir.[7]

‘İlim’ kelimesinin ilimler tarihi boyunca ‘belli bir alana ait sistemli bilgi birikimini ifade eden disiplin’ manasında kullanıldığını ve ‘fen’ teriminin de İslam’ın klasik çağında herhangi bir ilmî disiplini yahut bir ilme ait alt disiplinlerin her birini karşıladığını[8] da belirterek ilmin mahiyeti meselesini tamamlamış olalım.

  • Kur’an ve Sünnet’te İlim

Cehle Hakk mevt dedi ilme hayat

Olma hem-hâl-i gürûh-ı emvât

                                             (Nâbî)

[Allah cahilliğe ölüm, ilme de hayat dedi. Bu yüzden ölüler topluluğuyla, cahillerle arkadaş olma.] [9]

Kur’an’ın 750 yerinde türevleriyle birlikte geçmekte olan ilim kelimesi; okumak, düşünmek, ibret almak, akıl, nazar, hikmet, fikir, ayet gibi ilimle ilgili kelimeler de dikkate alındığında, Kur’an’daki her

dört ayetten birini  teşkil eder.[10] Bu durum tesadüfî değildir ve hem bilginin, hem de bilme faaliyetinin Kur’anî mesaj bakımından merkeziliğini ortaya koymaktadır.[11]

İlk inen ayeti ve ilk emri ‘Oku!’[12] olan Kur’an-ı Kerim’de ilim kelimesi daha ziyade ilahi bilgi yahut vahiy anlamında kullanılmakla birlikte gerek insanın vahyedilmiş ilahî hakikat hakkındaki ilmi, gerekse doğrudan doğruya insanın bilme melekesiyle ilgili olarak sahip olduğu dünyevî ilim kavramı da çeşitli ayetlerde yer almaktadır. Buna göre ilim ancak Allah’ın katındadır yani kaynağı Allah’tır. Bu anlamda ilim sahipleri (ulü’l-ilm) ya da kendilerine ilim verilenler (ellezîne ûtü’l-ilm) ilahi bilgiye muhatap olan ve doğruluğuna inananlardır (Bakara, 145; Âli İmran, 119; İsra, 107; Neml, 40; Sebe’, 6; Mülk, 26). İlahî hakikat konusunda ilim sahibi kılınanlar ise o ilimde derinleştikleri (râsihûn fi’l-ilm) veya dereceleri bizzat Allah tarafından yükseltildiği için belirli seviye farklılıkları arz edebilirler. Bu yüzden her ilim sahibinin üzerinde daha fazla bilgiye sahip başka bir bilgi sahibi (alîm) vardır (Âli İmran, 7; Yûsuf , 76). Tabiatıyla bu ilim dereceleri, Allah’ta en mutlak ve kâmil seviyesine yükselecektir. Bilinmelidir ki ‘Alîm’ ismiyle Allah her şeyi bilmektedir (Bakara/231). Allah’ın mutlak ilmine göre olup biten bir şeyde ‘âlimler’ için ayetler vardır; O’nun ilahî hakikatleri kavratmak için verdiği örnekleri ancak ‘âlimler’ aklettiği gibi Allah’a hakkıyla saygı duyanlar da ancak O’nun ‘ulemâ’ kullarıdır (Rum, 22; Ankebut, 34; Fâtır , 28).[13]

İster ilahî isterse zihnî bilgi söz konusu olsun, Kur’an’da bilenlerle bilmeyenlerin eşit olmayacağı kesin bir dille belirtilmekte (Zümer, 9), insan ‘ilminin artırılması’ için Allah’a yakarmaya çağrılmaktadır (Kehf, 114).  Kur’an, kendini indiği ortamdaki ‘bilgisizlik’ (cahiliyye) durumunu (Âli İmran, 154) hem ilmî hem de amelî planda zıddına dönüştürmek için gelmiş bir ‘bilgi’ olarak tanımladığı için bu ilahi kitapta ilim insan için gerekli ve faydalı her türlü şekliyle yüksek değer olarak yerini almıştır. Bütün bunların üstüne olarak Kur’an’a göre Allah(c.c) ilim sıfatına sahiptir ve ‘el-Alîm’ ismini taşımaktadır. Dolayısıyla bu ilahî sıfat ve ismin tüm gerekleriyle O’nun yarattığı alemde yansıdığını, Allah’ın alemdeki insan için gerekli ilmi ulaşılabilir kıldığını ve bu yüzden insanı gerekli ilimleri edinme kabiliyetiyle yarattığını kabul etmek İslam’ın temel öğretisi açısından mantıkî bir zorunluluktur.[14] Şimdi tüm bunlardan sonra mevzûmuzla alakalı bazı ayetleri aynen iktibas edelim:

‘Allah sizden iman edenlerle,kendilerine ilim verilmiş olanları derecelerle yükseltir’ (Mücadele, 11).

‘De ki: Bilenlerle bilmeyenler hiç  bir olur mu?’ (Zümer, 9).

‘Allah’tan, kulları içinde ancak alimler korkar’ (Fâtır, 28).

‘Kendilerine ilim verilenler ise: “Yazıklar olsun size; Allah’ın sevabı (mükafatı), iman edip iyi iş ve hareket yapanlara daha hayırlıdır.” dedi’ (Kasas, 80).

‘Bu misaller (var ya), biz onları insanlar için getiriyoruz, ama onların (inceliğini ve faydasını) alimlerden başkası anlamaz’ (Ankebut, 43).

‘Ve elbette onlara olup bitenleri bir ilimle anlatacağız’ (A’raf, 7).

‘Gerçekten biz onlara öyle bir kitap gönderdik ki, inanacak herhangi bir insan topluluğuna doğru yolu göstermek ve rahmet olmak için, tam bir ilim üzere onu kısım kısım ayırdık’ (A’raf, 52).

İlme dair bunlar gibi pek çok ayetlerle birlikte, insanları tefekküre ve müspet ilimlere yöneltmek için adeta hız kaynağı gibi duran[15] ve kainat kitabını okumak için hareket noktası olan başka ayetler de vardır:

‘Allah’ın yarattığı şeylere bakmazlar mı?’ (A’raf, 185).

‘Gökte ve yerde olan şeylere bakın!’ (Yunus, 101).

‘Yeryüzünde gezip dolaşın da, Allah’ın başlangıçta yaratıkları nasıl yarattığına bakın’ (Ankebut, 20).

‘Başlarının üstündeki göğe bakmazlar mı? Biz onu nasıl kurduk ve süsledik?’ (Kaf, 6).

‘İnsan neden yaratıldığına bir baksın’ (Tarık, 5).

‘Deveye bakmazlar mı, nasıl yaratılmış?’ (Ğaşiye, 17).

‘Sizin yaratılışınızda, Allah’ın yeryüzüne dağıttığı her bir canlıda, tasdik edecek bir topluluk için deliller vardır’ (Casiye, 3-5).

Dahi emr eyledi ol sahib-i ilm

Mehdden lâhde dek ol talib-i ilm’

                                               (Nâbî)

[O ilim sahibi Peygamber (sav) de şöyle emretti: Beşikten mezara kadar ilim talep ediniz.[16][17]

   İlmin İslam dini için ifade ettiği anlam, taşıdığı değer ve gördüğü işlev hadislerde de yoğun biçimde vurgulanmıştır. Her şeyden önce Müslüman ümmetin bağlandığı tüm bir değer sisteminin devamlılığı ilme bağlı olduğu için, Muallim-i Ekmel[18] olan Efendimiz Hz. Muhammed (sav) alimlerin yetişmesine duyulan ihtiyacı görerek ilmi yüceltmiş ve teşvik etmiştir.[19] Bunlara da misal verecek olursak;[20]

‘İlim öğrenmek her müslümana farzdır.’

‘İlim Çin’de de olsa, onu elde etmek  için arayın.’

‘Alimler peygamberlerin varisleridirler.’

‘Alimin abide olan üstünlüğü, on dördünde ayın öteki tüm yıldızlara olan üstünlüğü gibidir.’

‘Kim ilim isteğiyle bir yola girerse, Allah da o kimseye cennete giden yolu açar.’

‘Sabahlayıp da ilim konusunda bir mesele öğrenmen, senin için yüz rekat namaz kılmandan hayırlıdır.’

‘Ademoğlu öldüğünde üç kişinin dışında amel defterleri kapanır. Amel defteri kapanmayacak olanlardan biri de ilminden yararlanılan kimsedir.’

  • İlim Medeniyeti

Kaynağını bu gibi bütün ayet ve hadislerden alan İslam medeniyeti, çok geçmeden öyle bir noktaya kadar gelmiştir ki, başlı başına bir ilim medeniyeti halini almış, bu medeniyetin mensupları da ‘bütün aleme muallim ve medeni ümeme üstad’[21] olmuşlardır.

Müslümanların dine sarılmakla terakki ettikleri ve dine gösterilen bağlılık derecesinde ilmî inkişaf yollarının açıldığı tarihi bir gerçektir.[22] Zira ‘tarih şahittir ki, ehl-i İslam ne vakit dinine tam temessük etmiş ise, o zamana nisbeten terakki etmiş. Ne vakit salabeti terk etmiş ise tedenni etmiş’[23] tir. İşte önceki Müslümanlar bu sırrı anladıkları için İslam’a sıkı sıkıya sarılmışlar ve bunun neticesi olarak da zamanın diğer kavimlerinden daha ileri düzeylere ulaşarak terakki etmişlerdi. Kainatta Allah’ın ayetlerini okumak, Allah’ın adını her yere ulaştırmak ve Hz. Peygamber (sav)’in bıraktığı mirasa varis olabilmek için müthiş bir şekilde ilmî faaliyet başlattılar. Yapılan ilk iş ise olağanüstü bir açık fikirlilikle geçmişin bütün büyük kültürlerinden tevarüs ettikleri bakiyelerini sistemli bir şekilde özümleme gayreti oldu.[24]  Daha önceden başlayan tercüme faaliyetleri de Abbasi Halifesi Me’mun’un, 830 yılında Bağdat’ta 200.000 dinar harcayarak kurduğu Beytülhikme ile sistemli ve hızlı bir yapıya büründü.[25] Buradaki mütercimler özellikle Yunanca, Hintçe ve Farsça’dan eski eserleri tercüme ediyorlardı. O vakte dek teraküm eden ilmî birikim bu milletlerdeydi ve ilmi, bilmemekten hiç çekinmeyerek ehlinden almak gerekiyordu:

Bilmek elbette değil mi ahsen

Sorsalar ben onu bilmem demeden

Etme âr, oku ehlinden

Her şeyin ilmi güzel cehlinden

                                               (Nâbî)[26]

Tercüme faaliyetlerinin ardından -yaklaşık iki yüzyıl sonra- ise, alınan belli merhaledeki ilimler geliştirildi ve hatta çok gerilerde bırakıldı. Bununla da kalmayıp yeni ilim dalları kuruldu. Bu açıdan bugün Avrupa’daki bilimler, İslam bilimlerinin bir başka coğrafyada, değişik tarihi şartlar içerisindeki devamından ibarettir.[27]

Hicri 1. yüzyılın sonlarına doğru İslam dünyasında okuma yazma bilenlerin sayısı, bütün dünyadaki okuma yazma bilenlerin sayısından çoktu. Müslümanların bilime ve okumaya susamışlıkları vardı. Hicri 2. yüzyılda, camilerde kürsüler ortaya çıktı. Bir hoca ‘burası benim kürsümdür’ diyerek çıkar ve orada ders verirdi. Talebeler gelir, ilim adamları katılır ve camiler büyük ilim merkezlerine dönüşürdü. Böylece 2. yüzyılda İslam dünyasında bir üniversite tipi ortaya çıkmış oldu. Devlet üniversiteleri ise hicri 5. yüzyılda ortaya çıkmıştır.[28] İslam tarihinde üniversitelerle yani medreselerle birlikte diğer eğitim kurumlarının da (enstitüler, hastaneler, mektepler, özel ilim halkaları -ki bir kitapçı dükkanı, kıraathaneler veya alimlerin kendi evleri de olabiliyordu- ve atölyeler, tekke ve zaviyeler, kütüphaneler vs. ) başlangıcını Peygamber Efendimiz (sav) tarafından yaptırılan Mescid-i Nebevi’nin bitişiğinde olan, Suffa denilen ve içindeki talebelerle bizzat Efendimiz (sav)’in alakadar olduğu ilim meclisi olarak kabul etmek mümkündür.

Bir yerde ki cehl hükümrandır

Ol yerde ziya-yı hak nihândır

(Mahmud Celaleddin Paşa)[29]

Hakkın ziyası hiçbir vakit cehalet yüzünden gizli kalmasın diye çabalayan İslam alimleri ve idarecileri, bütün bir İslam coğrafyasında seferber olarak ‘yüksek kültür’ ortaya koymayı başarmışlardır. Kültürün yayılması açısından kağıdın önemi her türlü tasavvurun üstünde olduğundan,[30] burada kağıdın 751 yılındaki Talas savaşından sonra Çinli esirler tarafından Müslümanlara öğretildiğini, ilk kağit fabrikasının 800 yılında Bağdat’ta kurulduğunu, Müslüman İspanya (Endülüs) yoluyla Avrupa’ya geçtiğini, fakat Avrupa’nın kağıdı İtalya ve Almanya’da ancak 14. yüzyılda imal etmeye başlayabildiğini[31] belirtmek yerinde olacaktır.

Müslümanların yetiştirdikleri Câbir b. Hayyân, Kindî, Hârizmî, Ebu Bekr er-Razi, İbn Sina, İbn Yunus gibi binlerce alimlere ve ilme yaptıkları muazzam katkılara örnekler dahi vermek bu makalenin konusunu da sınırlarını da aşacağından konuyu ilgili eserlere havale ediyoruz.[32]

Cehldir âdeme zindan-ı bela

Ki düşenler göremez rûy-ı rehâ

                                           (Nâbî)

[Cahillik insana bela zindanıdır. Ona düşenin kurtuluş yüzü görmesi imkansızdır.][33]

İslam’ın kurduğu bu ilim medeniyeti kadar cehaletten korkan başka bir medeniyet bulunmaz. Bu medeniyetin kurucuları ilme o kadar değer vermişlerdir ki, ilimle alakalı olan her şey kıymetlenmiştir. Hangi ilim olursa olsun tahsil edileceği zaman abdestle ona başlanmış; kitap, kalem, kağıt ve hatta rahle ilim dolayısıyla saygınlık kazanmıştır. Hangi dala ait olursa olsun hiçbir kitap ayak altına bırakılmazdı, keza üzerinde yazı bulunmasa dahi kağıt yerde tutulmazdı. Kalem ise bizzat Kur’anî sadâ ile paha biçilmez bir kıymet kazanmıştı: ‘Nûn. Kalem’e ve yazmakta oldukları şeylere yemin olsun!’[34] Hatta bu sefer nebevi bir müjdeyle, ilim için harcanan mürekkep dahi şehitlerin kanlarından daha fazla değere layık görülüyordu: ‘Kıyamet gününde alimlerin kalemlerinin mürekkebi, şehitlerin kanıyla tartılır.’

Kitaba ve okumaya düşkünlük ise apayrıydı. Bugünkü insanın iktisadî, sosyal ve fikrî seviyesi nasıl mal çokluğu, otomobili, evi ve eşyası ile ölçülüyorsa, Müslümanların da eskiden bu yönlerden seviyesi, sahip olduğu kitaplarla ölçülüyordu. Mesela Nasiruddin Tûsî Merağa’daki rasathanesi için 400 bin ciltlik bir koleksiyon vücuda getirir.[35] Kurtuba’da 600 bin, Kahire Saray Kütüphanesi’nde 1 milyon, Trablusşam’da 3 milyon cilt kitap vardı. İslam tarihçisi Vakidî vefat ettiğinde 600 sandık kitap bırakmıştı. Kitap onların her şeyiydi. İbn-i Heysem sadece bir defasında Öklid’in bir kitabı için 75 dirhem vermişti ki bu miktar onun altı aylık maaşına denkti. Halife Me’mun, Bizans İmparatoru 3. Michael’le yaptığı anlaşmada, Konstantiniye kütüphanelerinden birinin, emrine verilmesini şart koşmuştu. Savaş tazminatı olarak bir kitap koleksiyonu alacaktı.[36] Bu örnekleri daha pek fazla çoğaltmak mümkündür.

İlme sa’y etmemekten hazer et

İlm ü sa’y ikisi birdir nazar et

                                         (Nâbî)[37]

İslam alimlerindeki ilim aşkı ve gayreti, onları ömürlerinin sonuna kadar bu yolda sebkat etmeye sevk etmiştir. Onlar sadece kitap toplamakla kalmadılar, bunun çok daha fevkinde olarak sayısız eserler de verdiler. Bütün alimler son nefeslerine kadar faydalı eser bırakabilmek için adeta yarışırlardı. Çünkü ilmin şehri olan Muallim-i Ekmel (sav), öldükten sonra amel defterini kapatmayan üç şeyden biri olarak, istifade edilen ilmi saymıştı. Aynı zamanda İslam’da ilmin gayesini de belirleyen bu hadisi kendilerine rehber edinen yüz binlerce alim, geriye milyonlarca eser bırakmışlardır. Mesela Biruni’nin çeşitli bilim dallarında 176, Kindî’nin 231, İbn Sina’nın 296, İbn Hazm’ın 400, Cahız’ın 550, Suyuti’nin 576, Cabir bin Hayyan’ın irili ufaklı yaklaşık 2000[38], İbn Ebi’d Dünya ve Abdulmelik bin Habib’in 1000’er[39] eserleri vardır. Bunlar gibi daha pek çok alim birbirinden kıymetli yüzer, belki biner eser kaleme almışlar,  fakat maalesef bunlardan pek az bir kısmı günümüze ulaşabilmiştir.

İlme ve kitaba gösterilen bu ihtimam sayesinde müstensihler, hattatlar, mücellidler gibi zanaat erbabı da iş kapısı buluyor,[40] daha da önemlisi bunlarla birlikte tezhip, minyatür gibi güzel sanatlar da gelişip yayılıyordu.[41] Zaten bu medeniyetin en önemli ve özgün tecellilerinden biri olan sanatın temelinde bir değerler sistemi, bir dünya görüşü, bir düşünce ve bilim geleneği olmadığını ileri sürmek de mümkün değildir.[42]

Ger reaya vü gerek sahib-i tâc

Lâ-büd olur ulemaya muhtâc

                                         (Nâbî)

[İster halktan, isterse devlet adamlarından olsun, şüphesiz herkesin alimlere ihtiyacı vardır.][43]

İlme verilen önemden dolayı ehl-i ilmin gördükleri itibar ise hepsinden büyüktü. Alime gösterilen hürmet çoğu zaman devlet adamlarına gösterilenden daha fazlaydı. İlmin kapısı olan Hz. Ali (r.a) ‘Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum’ demişti. O halde birçok şeyler öğrendikleri alimlere sevgi ve hürmet duymak vazifeydi.[44] Bu alimler değil miydi ki tek bir hadis için bir aylık yolu hiç üşenmeden gidenler,[45] uyumadan sabahlara kadar ilimle meşgul olanlar,[46] son nefeslerinde dahi ilim taleb edenler,[47] ilme daha fazla vakit ayırabilmek için yemeklerini dahi ona göre tanzim edenler,[48] elleriyle yüzlerce hatta binlerce eser yazanlar…[49] Elbette bunların mükafatı olacaktı:

İlmdür alime settâr-ı uyûb

Setr olur anun-ıla nice zünûb

                                        (Ziyâî)[50]

Talebelerin ihtiyaçları halk tarafından seve seve karşılanır, mektep ve medrese yaptırmada yarış edilirdi.

Kitaba, kaleme, kağıda hatta mürekkebe gösterilen ihtiram, alime ve talebeye duyulan sevgi ve hürmet elbette bu medeniyetin müntesiblerinin Kur’an ve hadisle nasıl talim edildiklerinin, bunun neticesi olarak da nasıl ince bir ruh hali kazandıklarının delilidir. Bu ruh hali kendini tevazu ve edeble göstermelidir. Başta da tevazu olmalıdır, çünkü;

İlim bir lücce-i bî-sahildir

Anda alim geçinen cahildir

                                    (Nâbî)

İkinci olarak ise edeb şarttır. İlim edebsiz olamaz. Hatta ilimden de önce edeb lazımdır:

Ehli irfan meclisinde aradım kıldım taleb

Meğer ilim gerideymiş illa edeb, illa edeb

                                                (Yunus Emre)

Edeb halkta olduğu kadar halkı eğitenlerde de olması gerekir:

‘Muallimim’ diyen olmak gerektir imanlı;

Edebli, sonra liyakatli, sonra vicdanlı.

                                          (Mehmed Akif)[51]

  • İslam Bilimi

Okumakdan mâni ne kişi Hakk’ı bilmekdir

Çün okudun bilmezsin ha bir kuru emekdir

                                             (Yunus Emre)[52] 

  Hakk’ı bilmek için okumak, İslamî bir ilmin nihaî amacıdır. Bu sebeple tüm ilimler aslında tek bir ilim için öğrenilir ki o marifetullahtır. Okunan da zaten Hakk’ın tekvinî ayetlerinden ibaret olan, kitab-ı kebîr-i kainattır. Bu büyük kainat kitabının üzerine yazılan şerhlerden ibaret olan bütün beşeri kitaplar ise neticede tek bir kitap için okunur; o da kelâm-ı ezelî olan Kur’an-ı Kerim’dir. İşte Cenab-ı Hakk insanı tekemmül ederek bu yüce marifetullah ilmini edinebilecek ve her iki Kitâb’ını da okuyup anlayabilecek bir fıtratta ve istidatta yaratmıştır. Bu, insanı diğer mahlukattan ayıran özelliklerinden en büyüğüdür. Nitekim diğer canlılardan ‘hayvan dünyaya geldiği vakit, adeta başka bir alemde tekemmül etmiş gibi, istidadına göre mükemmel olarak gelir. Yani gönderilir. Ya iki saatte, ya iki günde veya iki ayda bütün şerâit-i hayatiyyesini ve kainatla olan münasebetini ve kavânin-i hayatiyesini öğrenir… Demek hayvanın vazife-i asliyesi, taallümle tekemmül etmek değildir. Ve marifet kesb etmekle terakki etmek değildir… İnsan ise, dünyaya gelişinde her şeyi öğrenmeye muhtaç ve hayat kanunlarına cahil; hatta yirmi senede tamamen şerait-i hayatı öğrenemiyor. Belki ahir ömrüne kadar öğrenmeye muhtaçtır… Demek ki insanın vazife-i fıtriyesi, taallümle tekemmüldür… Demek insan bu aleme ilim (ve dua) vasıtasıyla tekemmül etmek için gelmiştir. Mahiyet ve istidad itibariyle her şey ilme bağlıdır. Ve bütün ulûm-ı hakikiyyenin esası ve madeni ve nuru ve ruhu, marifetullahtır.’[53] Açık bir şekilde ortaya çıkmıştır ki ilim ve talim insan için tabiîdir[54] ve fıtrîdir.

Ârif ana derler ki kân ola

Ma’rifet aleminde ummân ola

                             (Yunus Emre)[55]

  Kur’an ve Hadis nerede olursa olsun İslam’la ilgili her şeyin kaynağıdır. Bu kaynaklar bilimlerin meydana getirilip serpilmesinde ikili bir rol oynamışlardır. İlk olarak, her türlü bilimin -tabii ki ayrıntıların değil, ilkesinin- Müslümanlarca Kur’an’da mündemiç olduğu düşünülmüştür. Nitekim Bediüzzaman da Kur’an’ın ‘ulûm-ı kevniyenin bütün fezlekelerini, maarif-i ilahiyenin bütün fihristelerini’ içerdiğini söylemektedir.[56]İkinci olarak Kur’an ve Hadis, Allah’ın birliğini şu ya da bu yolla belgeleyen her türlü bilgiyi aramanın değerini vurgulamak suretiyle bilimlerin serpilmesi için uygun bir atmosfer oluşturmuştur. Bu nedenle bütün bir metafizik ve kozmoloji Kur’an ve Hadis’in bağrından çıkmış ve cümle İslam bilimlerinin üzerine kurulacağı bir temel olarak iş görmüştür.[57]

Bediüzzaman’ın yukarıda bahsi geçen bilimler fihristini Kur’an’da görmek için önerdiği iki metod vardır. İlki, peygamberler tarafından gösterilen mucizelerin, daha sonraki ‘medeniyet harikalarını’ nasıl haber verdiğini belirlemek üzere incelenmesidir:[58]

“Evet, Kur’an’ın üstadiyetinden ve dersinin işaratından fehm ediyoruz ki: Kur’an, mu’cizat-ı enbiyayı zikretmesiyle, beşer istikbalde terakki edeceğini ve o mu’cizatın nazîreleri istikbalde terakki ile vücuda geleceğini beşere ders verip teşvik ediyor. ‘Haydi çalış, bu mu’cizatın numunelerini göster’ diyor. ‘Süleyman (a.s) gibi iki aylık yolu bir günde git. İsa (a.s) gibi en dehşetli hastalığın tedavisine çalış. Hz. Musa (a.s)’nın asâsı gibi taştan âb-ı hayat çıkar, beşeri susuzluktan kurtar…’ İşte buna kıyasen Kur’an,her cihetle beşeri maddi manevi terakkiyata sevk etmek  için ders veriyor. Üstad-ı küll olduğunu gösteriyor.”[59] Bu anlayışa binaen, Osmanlıca neşredilmiş Mir’ât-ı KâinâtMevduat’ül-ulûm ve Dürr-i Meknûn gibi kitaplarda bir çok ilmin (ilm-i nucum, rasad, tıb, hesab, fizik, kimya ve sanatlar) başlangıcı peygamberlere dayandırılmaktadır.[60]

İkinci metod ise hakikate ilişkin farklı bilimler ve bilgi alanları ile Esma-i Hüsna arasında ilişki kurmaktır. Mesela mühendislik biliminin temelinde Cenab-ı Hakk’ın ism-i Adl ve Mukaddir’i; tıp ilminin ardında Hakîm-i Mutlak’ın Şafi ismi ve genel olarak tabiat bilimlerinin ardında Cenab-ı Hakk’ın ism-i Hakîm’i bulunur.[61] Bu tespite ilişkin Bediüzzaman’ın ifadeleri şöyledir:

‘Her bir kemalin, her bir ilmin, her bir terakkiyatın, her bir fennin bir terakkiyat-ı âliyesi var ki, o hakikat ise bir ism-i ilahiye dayanıyor. Pek çok perdeleri ve mütenevvi’ tecelliyatı ve muhtelif daireleri bulunan o isme dayanmakla o fünun, o kemalat, o sanat kemalini bulur. Yoksa yarım yamalak bir surette nakıs bir gölgedir. Mesela hendese bir fendir. Onun hakikati ve nokta-i müntehası, Cenab-ı Hakk’ın ism-i Adl ve Mukaddir’ine yetişip, hendese ayinesinde o ismin hakîmane cilvelerini haşmetiyle müşahede etmektir. Mesela tıp bir fendir, hem bir sanattır. Onun da nihayeti ve hakikati, Hakîm-i Mutlak’ın Şafi ismine dayanıp eczane-i kübrası olan rû-yı zeminde rahîmane cilvelerini edviyelerde görmekle tıp kemalini bulur. Hakikat olur. Mesela hakikat-i mevcudattan bahseden hikmetü’l-eşya, Cenab-ı Hakk’ın Celle Celalüh ism-i Hakîm’inin tecelliyat-ı kübrasını, müdebbirane, mürebbiyane eşyada menfaatlerinde ve maslahatlarında görmekle ve o isme yetişmekle ve ona dayanmakla şu hikmet, hikmet olabilir…’[62]

Ayrıca ilmin insan için önemi ve onu meleklerden dahi üstün kılması konusunda Allah’ın Hz. Adem’e  isimleri öğretmesinden bahseden pek çok alim gibi[63] Bediüzzaman da bu meseleye  şöyle temas eder:

‘Cenab-ı Hakk Celle Celalüh, ma’nen şu ayetin[64] lisan-ı işaretiyle diyor ki: Ey benî Adem! Sizin pederinize, melaikelere karşı hilafet davasında rüchaniyyetine hüccet olarak bütün esmayı talim ettiğimden, siz dahi madem onun evladı ve vâris-i isti’dadısınız. Bütün esmayı taallüm edip mertebe-i emanet-i kübrada bütün mahlukata karşı rüchaniyyetinize liyakatinizi göstermek gerektir. Zira kainat içinde bütün mahlukat üstünde en yüksek makamata gitmek ve zemin gibi büyük mahlukatlar size musahhar olmak gibi mertebe-i âliyeye size yol açıktır. Haydi, ileri atılınız! Ve birer ismime yapışınız, çıkınız! (…) Vakit be vakit başınızı kaldırıp Esma-yı  Hüsnâma dikkat ederek, o semavata urûc etmek için fünûnuzu ve terakkiyatınızı merdiven yapınız. Tâ fünûn ve kemalatınızın menbaları ve hakikatleri olan Esma-yı Rabbaniyeme çıkasınız…’[65]

Son olarak bazı liseli talebelerin Bediüzzaman’a gelip ‘Bize Hâlıkımızı tanıttır. Muallimlerimiz Allah’tan bahsetmiyorlar’ demeleri üzerine, Üstad’ın onlara her bir fennin aslında kendi hususi dilleriyle sürekli Allah’tan bahsettiklerini ifade ederek misaller vermesi[66] de İslam ilminin mahiyeti hakkında bize büyük bir İslam aliminin lisanıyla açık işaretler sunmaktadır.

İsiam’da bilimlerin ve ilmî usulün gelişmesi kendine has bir ‘ilmî prensipler’ ve ‘ilim ahlakı’ ile gerçekleşmiştir. Bu prensiplere değinmeden önce şunu belirmekte fayda var: İslam’da ilmin hiçbir zaman ‘bilim için bilim’ gayesiyle tahsil edilmesi hoş görülmediği gibi; makam, mevki, şöhret, gösteriş veya sadece dünyalık için talep edilmesi de yasaklanmıştır. İlim ancak Allah’ın rızasını kazanmak ve Müslümanlara faydalı olmak maksadıyla talep edilmelidir. Faydasız ilimden sakınılmalı ve faydalı olan ise gizlenmemelidir:

‘Alimlere üstünlük taslamak, alçaklara karşı böbürlenmek ve meclislerde ululuk için ilim öğrenmeyin. Her kim böyle yaparsa ona cehennem vardır.’[67]

Ebu Hureyre (r.a)’nin rivayet ettiğine göre cehenneme atılacak üç kişiden birisi de kendisine şöyle denilecek olandır:

‘…Sen ancak ilmi bu ne güzel alimdir denilsin diye öğrendin ve denildi de..’[68]

‘Kim ilmi Allah’tan başkası için, yahut Allah’tan başkasını isteyerek öğrenirse cehennemdeki yerine hazırlansın.’[69]

‘Kim ilimle ilgili bir konuyu sırf halka öğretmek için öğrenirse, kendisine yetmiş sıddîk sevabı verilir.’[70]

‘Allahım, menfaati olmayan olmayan ilimden sana sığınırım.’[71]

‘Kim bir ilim öğrenir de bunu başkalarına öğretmekten gizlerse, kıyamet gününde Allah, kendisini ateşten bir gem ile ağzına vurarak cezalandırır.’[72]

İsiam’da ilmî prensipler meselesi hakkında Fuat Sezgin şöyle der: ‘Ben şahsen yıllar boyunca İslam bilimler safhasının kendine has prensipleri olarak şunlara ulaşabildiğimi sanıyorum:

  1. Adil tenkit prensibi
  2. Vazıh bir tekamül kanunu düşüncesi
  3. Kaynak zikretmede diğer kültür dünyalarında olduğundan daha çok gösterilen gayret[73]
  4. Bilim tarihi yazarlığının 10. yüzyıldan itibaren ortaya çıkışı ve gelişmesi
  5. Tecrübe ile teori arasında bir denge kurma prensibi ve tecrübenin araştırmada sistematikman kullanılacak bir vasıta olarak yer alması
  6. Uzun süreli gözetleme prensibi; bunun sonucu olarak rasathanelerin icadı
  7. Bilimin sadece kitaptan değil, hocadan ve kitaptan öğrenilmesi; buna bağlı olarak ilk üniversitelerin ortaya çıkışı.’ [74]

Aynı konuda Ziyaüddin Serdar ise şunları söyler: ‘İslam’da bilim ve değerler konusunun, Müslüman bir toplumun hedeflerini biçimlendiren bir kavram çatısı içinde ele alınması gerekir. Bu kavramlar, İslami bir kültürün temel değerlerini oluşturup içerisinde ideal bir İslam toplumunun gelişip ilerleyeceği bir parametre sunar. Söz konusu çatı, şu kavramlardan oluşur: Tevhid, hilafet, ibadet, ilm, helal, haram, adl, zulüm, istislah (kamu yararı) ve ziyan.’[75]

Bu kavramların hepsinin üzerinde tek tek durmak bu makalenin konusu değildir. Fakat ehemmiyetine binaen ‘tevhid’ prensibi üzerine birkaç şey söylemek gerekir. İslam tevhid dinidir ve müslümanın dinî bilinci, özünde Allah’ın birliğinin bilincidir. Bilimsel ruh da bu dinî bilincin karşısında yer almaz. Bilgi kaynağı olarak din, kainattaki her şeyin, bütünlüğün örgüsü içinde birbiriyle ilişkili olduğunu vurgular.[76] Yani kainat, içinde Bir’in çokluk içinde tecelli ettiği bir bütünlüğün görüntüsüdür. Bu imani hakikat, bütün bilimleri bir bütün halinde toplar, zira hepsinin konusu dünyadır. Dünya ise bütünlüğü içinde bir tecellidir, yani Allah’ın ayetlerinin bir tezahürüdür. Bu birlik, tevhid prensibinden doğan İslam ilminin temel özelliklerinden biri, bilimlerin kendi aralarında bağımlılığın olmasıdır. Tabiat bilimleri ile dinî ilimler veya sanatlar arasında bir ayrım yoktur.[77] İslam alimleri de bu hakikati sürekli dikkate almışlardır ki, eserlerinde ilimlerin tasnifi meselesinde şer’î ilimlerin yanında muhakkak aklî ilimlere de yer vermişlerdir.[78] Bediüzzaman bu meseleyi son derece veciz bir şekilde şöyle ifade eder: ‘Vicdanın ziyası ulûm-ı diniyedir. Aklın nuru fünûn-ı medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecelli eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri vakit, birincisinde taassup, ikincisinde hile şüphe tevellüd eder.’[79] Bu ifadeler İslam ilmî prensiplerinden tevhid prensibinin uygulamaya konulması için dikkate alınması gereken en sade tariftir. Akıl ve  kalp yani fen ve şeriat birbirinden ayrılmaz ve tenakuz etmez bir bütündür. Zira ancak böylece talebenin gayreti açılır ve iki kanatla uçarak hakiki manada terakki edebilir. Yoksa sadece birini dikkate alıp hareket ederse tek kanatla ancak kendi etrafında döner, hatta belki tedennî eder. Ayrıca yalnız dinî ilimlerin tahsil edilmesi taassuba, tutuculuğa ve taklide sürükleyebileceği gibi, sadece aklî ilimler yani fenler de kalbi zayıf yakalayacak, şüphe ve hile tohumları serpebilecektir.

  • Bir Mukayese

Ger Endülüs olmasaydı ziyâdâr

Avrupa olur muydu bîdar (uyanık)?

                                            (Ziya Paşa)[80]

İslam Medeniyeti’nde pek çok açıdan olmakla beraber ilmî açıdan da altın çağın yaşandığı dönemde, Ortaçağ’ın Hıristiyan kilisesine kendisini kaptıran Avrupa’da ise tam bir karanlık çağ hüküm sürmekteydi. Zira kendini skolastik bataklığına kaptıran kilise tek hakikat olarak kendi öğretilerini dayatırken, her türlü bilimsel gelişmeye de karşıydı. Bunun sebebi ise ilmin İslam’da teşvik edildiği kadar, Hıristiyanlık’ta tersine olarak yerilmesi ve hor görülmesi, hatta yasaklanmasıydı. İlk baskısı 1960’ta yapılan ve Türkçe’ye Avrupa’nın Üzerine Doğan İslam Güneşi ismiyle tercüme edilen eserinin önsözünde, Alman bir akademisyen olan Sigrid Hunke, ‘Dinî ihtiraslar yüzünden âfâkî ve munsif (insaflı) bir takdirden mahrum bırakılan, harikulade hizmetleri örtbas edilen, kültürümüzün medyun (borçlu) bulunduğu temel iştirakleri gizlenen bir camiaya karşı adil olmak için vakit hala erken midir?’ diye sorar ve bu hakkı teslim için eserini kaleme aldığını belirtir.[81] Elbette yeri gelince Hıristiyanlığın ilme bakışına da değinir. Mesela, İslam Peygamberi (sav) ‘İlim Çin’de bile olsa onu arayıp alınız’ derken; Hıristiyanlığın peygamber kabul ettiği fakat aslında Hz. İsa (a.s)’ın öğretisini tahrif eden Pavlus, ‘Tanrı, hikmeti aptallığından mı dünyaya açıklamadı?’ diye soruyor ve şöyle devam ediyordu: ‘Şu sözler yazılı olarak mevcuttur: “Ben alimlerin hikmetini boşa çıkarmak ve akıllıların akıllarını karıştırmak istiyorum.” Dünyadaki budalaca her şeyi Tanrı, alimleri utandırmak için tertiplemiştir.[82] Muharref İncillerde bilginin insanı kibirlendireceğinden de söz edilir.[83]

Ancak parmaklarıyla hesap yapabilen kilise öğretmeni Lacantius, ‘Eğer tabiat araştırmalarıyla hakikati bulmak mümkün olsaydı, şimdiye kadar bulunmuş olmalıydı. Hakikati araştırmak için bu kadar zaman ve emek harcandığı halde görülüyor ki hakikat bulunamamıştır. Tabiatta bir hikmetin olmadığı aşikardır’ diyordu. Kilise büyüklerinden Tertullian ise ‘İncil’in tebliğinden sonra tabiatı araştırmaya alaka göstermek, İsa’nın kanaatince bizim vazifemiz değildir’ diyerek ilmî çalışmaların önünü, kendi dinî anlayışlarını insanlara dayatmak suretiyle setrediyordu.[84]

Protestan mezhebinin kurucusu Martin Luther de Kopernik’e karşı çıkarak şöyle demişti: ‘Bu budala, astronomi bilimini alt üst etme sevdasındadır. Oysa kutsal kitap arzın değil güneşin döndüğünü bize bildirmiştir. Bir yeni yetme astroloğa halk kulak versin, olacak iş mi?’[85]

Bu ‘dinî kabullere’ dayanılarak, üçüncü yüzyılda planlı imha hareketlerine girişilir. Bir Hıristiyan patrik, Museion Kütüphanesi’ni kapar, alimlerini de kovar. 336 yılında, Bizans İmparatoru Valens devrinde, Cassareum bir kilise haline çevrilir, kütüphanesi yakılarak imha olunurken, filozofları sihir ve büyücülük ithamıyla takip edilirler. Mutaassıp Hıristiyanların tahribatı bunlarla da bitmez. Antakya Patriği Severus’un arkadaşı, beşinci yüzyılda İskenderiye’de iki genç olarak, mensubu bulundukları Hıristiyanlar Birliği’nin nasıl putperest alimlerle savaştığını, ibadet mahallerini yıktığını itiraf eder. 529’da Atina’da son felsefe okulu kapatılır. 600 yılında Ogüst’ün Roma’da kurduğu Saray Kütüphanesi yakılır, klasiklerin okutulması ve bilhassa matematik tahsili yasaklanır. 1209’da Paris’te toplanan Sinod, tabiî ilimlere ait eserlerin okunmasını günah sayarak, papazları bundan dolayı azarlar. Böylece dinî tazyik, vücuda getirici dehayı daha başlangıcında boğuyor, her şahsî başarıyı önlüyor, odun yığınları üzerinde yakılma ve müsadere, kilise dogmasına uygun düşmeyen her fikrî faaliyeti engelliyordu.[86]

Özellikle Hıristiyanlık bağlamında değerlendirildiğinde, Hıristiyan inancı olmadan akıl yoluyla yapılan bir düşünce etkinliği sapkınlıktan başka bir şey değildir. Bundan dolayı hemen bütün Ortaçağ düşüncesi boyunca aklın işlevi, inanılanı meşrulaştırmak olarak görülmüştür.[87] İsmiyle anılan bir mezhebin de kurucusu Calvin, ‘beşer aklı dünyanın en tehlikeli vebasıdır’ der.[88] İslam’da ise akla hayırla şerri birbirinden ayırt eden meleke olarak bakılmış[89] ve taltif edilmiştir.

Bütün bunlarla beraber Papa 3. Innozenz’in 1209 yılındaki Aristoteles’i yasaklaması gibi tutumlar İslam dünyasında düşünülemezdi.[90] Aynı papaz 1215’te (İtalya’daki) Latran Konsili’nde, ‘muayeneden önce günah çıkarmayan bir hastayı tedavi eden doktorun aforoz edileceği; çünkü hastalığın günahtan ileri geldiği’ kararını aldırıyordu.[91]

Sultan el-Melik en-Nâşır Selahaddin’in ve oğlu el-Melik el-Efdal’in özel doktoru, meşhur Yahudi hekim ve filozof İbn Meymun (Maimonides) iken; 1241 yılında Avrupa’da basit bir Hıristiyan, Yahudi bir hekim tarafından tedavi edildiğinde gerçekten aforoz ediliyordu.[92]

Roger Bacon 1200’lerde İslam bilginlerinin çalışmalarından etkilenerek bazılarının eserlerini inceleyip yorumlayınca, İbn Heyzem ve İbn Rüşd’ün görüşlerini yaymaya çalıştığı gerekçesiyle ve kilisenin marifetiyle ömrünün son 17 senesini hapishanede geçirmiştir. Giordano Bruno kilisenin evrene, aya, güneşe, yıldızlara ilişkin görüşlerini çürütecek çalışmalar yapınca dinden çıkmakla suçlanmış ve 1600 yılında yakılarak öldürülmüştür. 1616’da Papa 5. Paul, Galileo’nun kitaplarını incelemek için bir kurul kurarak ‘dünya dönüyor’ tezinden vazgeçmesini istemiş, sonra da yargılayıp sürgüne göndermiştir.[93] Bunlar gibi daha pek çok bilim adamı veya halktan kiliseye muhalif söz söyleyen pek çok insan, meşhur engizisyon mahkemelerinde yargılanarak aforoz edilmiş (dinden çıkarılmış), sürgün gönderilmiş, hapse atılmış, hatta diri diri yakılmıştır.

Dünyanın tepsi gibi düz olduğuna Avrupa’da uzun yıllar inanılması veya inanmak zorunda kalınması, hastalıklara cinlerin sebep olduğunun kabul edilmesi, aşı yaptırmanın Tanrı’yı kızdırdığı inancı, otopsi yapılmasına karşı çıkılması, fırtınaları şeytanların çıkardığına hükmedilmesi, kilisenin öğretilerine aykırı kitapların çoğaltılmasına sebep oluyor bahanesiyle papazların matbaaya karşı çıkmaları,[94] cadı avları ve daha niceleri, Hıristiyanlık ve kilise olmadan açıklanamayacak vakalardır.

Cehaletle adeta övüldüğü ve her türlü bilimsel gelişmenin karşısına husumetle çıkıldığı bu dönemde zarar sadece Avrupa’yla sınırlı kalmıyordu. İslam ve Müslümanlar girdiği her yeri nasıl güzelleştiriyor, o vakte kadar teraküm eden ilme ve eserlere sahip çıkarak terakki etmesine sebep oluyorlarsa; Hıristiyanlığın ve hususen Avrupalı Hıristiyanların girdiği her yerde de yaşanmadık vahşet ve çirkinlik kalmıyor, her şeye olduğu gibi ilme de düşmanlıklarının örnekleri görünüyordu. İslam ilim ve sanatının en fazla terakki ettiği Endülüs’teki kıyım bunun en acı ve en açık misalidir. Kitap, ilim ve İslam düşmanı Hıristiyanlar yalnız Gırnata’yı istila ederken bir milyondan ziyade kitabı Kur’an zannıyla yakmışlardır. Tuleytula piskoposu kendi elleriyle burada beş binden fazla paha biçilmez süslemeli ve ciltli Kur’an-ı Kerim’i ve seksen bin cilt elyazması Arapça kitabı ateşe vermiştir. Ne yazıktır ki 943 yılında meşhur Kral Şarlken’in askerleri Tunus’u yağmaladığında yine aynı düşmanlık ve taassubun eseri olarak Arapça ne kadar kitap bulunduysa yakılmıştır.[95]

İşte size ‘medeni’ Avrupa’nın mazisinden birkaç örnek!

SONUÇ

İslamiyet, fünûnun seyyidi ve mürşidi ve ulûm-ı hakikiyenin reis ve pederidir.[96] Bu tek cümle şimdiye kadar anlattıklarımızın ve hatta son kısımdaki Hıristiyanlığın ilme bakışıyla ilgili mukayesemizin hulâsasıdır. İşte İslam’ın ve tesis etmiş olduğu ihtişamlı medeniyetin ilme verdiği önem ortadadır. Bugünkü perişan halimizin ve geri kalmış olmamızın yegane sebebi ise maalesef dinimize karşı olan  lakaydlığımızdır. Zira ‘ne vakit ehl-i İslam dine ciddi sahip olmuşlar ise, o zamana nisbeten yüksek terakki etmişler. Buna şahit, Avrupa’nın en büyük üstadı Endülüs Devlet-i İslamiyesidir. Hem ne vakit cemaat-i İslamiye dine karşı lakayd vaziyeti almışlar, perişan vaziyete düşerek tedennî etmişler.’[97] Demek bugün de yine aynı ihtişama sahip olabilmemizin ve yükselebilmemizin çare-i yeganesi, önce  İslam’a sarılarak Kur’an ve sünnete yapışmak, sonra çalışmak, sonra Bediüzzaman’ın 108 sene önceki sesine kulak vererek ‘okumak, yine okumak, yine okumak!’[98] tır.

Yeis yok!

Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete râm ol..

Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol.

                                                     (Mehmed Akif)[99]

[1] Taha, 114.

[2] Ali Şeriati, Medeniyet Tarihi 1, Fecr Yayınları, Ankara 2013, s. 167-200.

[3] Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Altınbaşak Neşriyat, İstanbul 2009, s. 337.

[4] Bakara 145: ‘sana gelen ilimden sonra..’

[5] İ. Raci el-Farukî-Luis Lâmia el-Farukî, İslam Kültür Atlası, İstanbul 1999, s. 257.

[6] Şemseddin Sami, Kâmûs-ı Türkî, Şifa Yayınları, İstanbul 2012, s. 968.

[7] Haz.: İsmail Karagöz, Dini Kavramlar Sözlüğü, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara 2010, s. 310-311.

[8] DİA ‘ilim’ maddesi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara 2000, c. 22, s. 110.

[9] Sıtkı Çoban, Eskimeyen Şiirimizden Hoş Bir Sadâ, Semerkand Yayınları, İstanbul 2013, s. 345.

[10]Karagöz, s. 310

[11] İlhan Kutluer, İlim ve Hikmetin Aydınlığında, İz Yayıncılık, İstanbul 2012, s. 69.

[12] Alak, 1.

[13] Kutluer, s. 69-71.

[14] Kutluer, s. 72.

[15] Şaban Döğen, İlimlerin Doğuşu, Muştu Yayınları, İstanbul 2014, s.19.

[16] Hadis-i şerif.

[17] Çoban, s. 346.

[18] Bediüzzaman Said Nursi, Asâ-yı Musa, Altınbaşak Neşriyat, İstanbul 2013, s. 163.

[19] Kutluer, s. 72.

[20] Hadisler İmam Gazali (r.a)’nin eserinden alınmıştır. Bkz.: İmam Gazali, İlmin Fazileti, Çelik Yayınevi, İstanbul 2015, s. 18-52.

[21] Bediüzzaman Said Nursi,Zülfikar, Altınbaşak Neşriyat, İstanbul 2011, s. 323.

[22] Safa Mürsel, Bediüzzaman Said Nursi ve Devlet Felsefesi, Nesil Yayınları, İstanbul 2010, s. 146.

[23] Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat 2, Altınbaşak Neşriyat, İstanbul 2013, s. 323.

[24] Roger Garaudy, Geleceğimizde İslam Var, Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, İstanbul 2016, s. 107.

[25] Mahmut Karakaş, 8. Yüzyıldan 9. Yüzyıla Müslüman Bilim Adamları, Mostar Yayınları, İstanbul 2013, s.23.

[26] Çoban, s. 345.

[27] Fuat Sezgin, Bilim Tarihi Sohbetleri, Timaş Yayınları, İstanbul 2014, s. 24-25.

[28] Sezgin, s. 120.

[29] Çoban, s. 343.

[30] Roger Garaudy, İnsanlığın Medeniyet Destanı, Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, İstanbul 2013, s. 117.

[31] Aynı yer.

[32] Örn. Osman Bakar, İslam Bilim Tarihi ve Felsefesi, İnsan Yayınları, İstanbul 2016; Karakaş, eserinde 400’den fazla alimin kısaca biyografi ve çalışmalarını vermektedir: s. 107-467; Döğen, s. 64-259; Seyyid Hüseyin Nasr, İslam’da Bilim ve Medeniyet, İnsan Yayınları, İstanbul 2008, s. 39-59 ve 91-271 vb.

[33] Çoban, s. 344.

[34] Kalem, 1.

[35] Sigrid Hunke, Avrupa’nın Üzerine Doğan İslam Güneşi, Milli Gazete basımı, İstanbul 1998, s. 215-216.

[36] Döğen, s. 36-39.

[37] Çoban, s. 346.

[38] Döğen, s. 36

[39] Abdulfettah Ebu Gudde, İslam Alimlerinin Gözüyle Zamanın Kıymeti, Otto Yayınları, Ankara 2015, s. 70-72.

[40] Hunke, s. 219.

[41] Hususen hat sanatı için bkz.: İ. Raci el-Farukî-Luis Lâmia el-Farukî, s. 384.

[42] Kutluer, s. 104.

[43] Çoban, s. 345.

[44] Döğen, s. 32-33.

[45] Abdulfettah Ebu Gudde, İlim Yolunda, Erkam Yayınları, İstanbul 2013, s. 21.

[46] A.g.e,86-87.

[47] Ebu Reyhan El-Biruni, Maziden Kalanlar (El-Âsâr el-Bâkiye), Selenge Yayınları, İstanbul 2011, s. 31-32 ve Abdulfettah Ebu Gudde, İslam Alimlerinin Gözüyle Zamanın Kıymeti, Otto Yayınları, Ankara 2015, s. 28.

[48] İslam Alimlerinin Gözüyle Zamanın Kıymeti, s. 46.

[49] A.g.e, s. 55-57.

[50] Çoban, s. 350.

[51] Mehmed Akif Ersoy, Safahat, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 2015, s. 244.

[52]Çoban, s. 349.

[53] Sözler, s. 103-104.

[54] İbn Haldun, Mukaddime 2, İlgi Kültür Sanat Yayıncılık, İstanbul 2015, s. 892.

[55] Çoban, s. 349.

[56] Zülfikar, s. 113.

[57] ‘Seyyid Hüseyin Nasr, İslam Bilimi Nedir?’; haz.: Mustafa Armağan, İslam ve Bilim Tartışmaları, Etkileşim Yayınları, İstanbul 2007, s. 47-48.

[58] ‘Kelton Cobb, Said Nursi ve Paul Tillich’in Eserlerinde Vahiy, Akıl Disiplinleri ve Hakikat’; haz.: İbrahim M. Abu Rabi, Alim ve Düşünür Olarak Bediüzzaman, Etkileşim Yayınları, İstanbul 2006, s. 217-218.

[59] Mektubat 2, s. 446.

[60] www.maverd.com.tr, Tarih, Medeniyet ve Kültür; 18 Ocak 2011 tarihli ‘İslam ve Bilim’ isimli yazıdan.

[61] Kelton Cobb; İbrahim M. Abu Rabi, s. 221-222.

[62] Zülfikar, s. 168.

[63] Örn. Bkz.: İmam Burhaneddin Ez-Zernûcî, Talimü’l Müteallim, Sahhaflar Kitap Sarayı Yayıncılık, İstanbul 2015, s. 36.

[64]Bakara 31:  ‘Ve Adem’e İsimlerin hepsini öğretti.’

[65] Zülfikar, s. 167.

[66] Bediüzzaman Said Nursi, Gençlik Rehberi, Altınbaşak Neşriyat, İstanbul 2011, s. 46-54.

[67] İbn Mace.

[68] Müslim.

[69] Hakim.

[70] Gazali s. 45.

[71] Tirmizi.

[72] Gazali, s. 47.

[73] Sezgin bu mesele hakkında aynı kitabın farklı yerlerinde şunları belirtir: ‘..ben Müslümanların ta ilk yüzyıllarında dipnot metodunu ortaya koyduklarına inanıyorum (s. 38).’ ‘..Umumiyetle derler ki: ‘Müslümanlar kaynak vermezler.’ Bu tamamıyla yanlış. Kaynak veren tek kültür dünyası İslam dünyasıdır. Avrupalılarda kaynak verme mefhumu yoktu. ..Hatta tam aksi de var. Mesela, 11. yüzyılın sonlarına doğru İtalya’da 25 tane çok mühim Arapça tıp kitabını tercüme ediyorlar ve bunların 25’ini de ya kendilerine ya da Yunanlılara nispet ediyorlar! İbn Sina’nın taşlara dair kitabını Aristo’ya mal etmeleri gibi. Yine Huneyn bin İshak’ın kitabını Galen’e nispet ediyorlar.. (s. 95).’

[74] Sezgin, s. 154.

[75] ‘Ziyaüddin Serdar, Bilime İslami ve Batılı Yaklaşımlar’; Armağan, s. 126.

[76] İslam Bilim Tarihi ve Felsefesi, s. 18.

[77]Geleceğimizde İslam Vars. 109.

[78] Örn. Bkz.: İbn Haldun, s. 901-1155 arası.

[79] Mektubat 2, s. 464.

[80] Döğen, s. 261.

[81] Hunke, s. 10-11.

[82] Hunke, s. 205.

[83] Pavlus’tan Korintlilere 1. Mektup, 8:1, İncil, Kitabı Mukaddes Şirketi, İstanbul 2016, s. 295.

[84] Hunke, s. 199.

[85] Cengiz Özakıncı, İslamda Bilimin Yükselişi ve Çöküşü, Otopsi Yayınları, İstanbul 2016, s. 234.

[86] Hunke, s. 200; 206-207.

[87] Kasım Küçükalp – Asım Cevizci, Batı Düşüncesi, İSAM Yayınları, Ankara 2014, s. 93-94.

[88] Cemil Meriç, Işık Doğudan Gelir, İletişim Yayınları, İstanbul 2015, s. 212.

[89] Meriç, s. 220.

[90] Sezgin, s. 132.

[91] Garaudy, Geleceğimizde İslam Var, s. 130.

[92] Sezgin, s. 133.

[93] Özakıncı, s. 231.

[94] Özakıncı, s. 236; 243; 245; 247; 250 ve 256.

[95] Ziya Paşa, Endülüs Tarihi, Timaş Yayınları, İstanbul 2012, s. 506.

[96] Bediüzzaman Said Nursi, Muhakemat.

[97] Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat 1, Altınbaşak Neşriyat, İstanbul 2013, s. 152.

[98] Bediüzzaman Said Nursi, Nutuk ve Makaleler (haz.: Bahaeddin Sağlam), KLMN Yayınları, İstanbul 2015, s. 278.

[99] Mehmed Akif, s. 422.

Yazar: Halil ÖZEL

Ziyaretçi Yorumları

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.