traren

Gelin Dünyayı Değiştirelim!

15.01.2017
23
Gelin Dünyayı Değiştirelim!

“Asra yemin olsun ki, insan büyük bir hüsran içerisindedir. Ancak iman edenler, salih amel işleyenler, birbirine hakkı ve birbirine sabrı tavsiye edenler müstesna.

(Asr suresi : 1-3)

En büyük ve en tesirli silah fikirdir.

Biz dünya tarihinin bu en büyük silahına sahibiz, fakat sahip olduğumuz şeyin farkında olmadığımız gibi, onu nasıl kullanacağımızı da bilemiyoruz.

Peygamberimiz (s.a.v) kırk yaşında kendisine ilk defa vahiy gelmeye başladığında, davasını gerçekleştirmek için hiç bir maddi gücü yoktu. Dini tebliğe başladığında kendi kavminin büyük düşmanlığıyla karşılaştı. Fakat yirmi üç sene sonra vefat ettiğinde, bütün Arap Yarımadası onun tebliğ ettiği dini kabullenmişti.

İslam’ın yayılışı, Peygamberimizin vefatından sonra duraklamadı, aynı hız ve aynı ruhla İslam daha geniş coğrafyalara yayılmasını sürdürdü.

John L. Esposito “İslam Tehdidi Efsanesi” adlı kitabında peygamberimiz sonrası dönemde İslam’ın yayılışını anlatırken şöyle der: “Hz. Peygamberin vefatını takiben yüz yıl içinde, halifeler zamanın Roma İmparatorluğundan daha büyük bir devlet kurmuşlardı. Bu yükselişin uluslarası düzene ve özelde Hıristiyanlığa yaşattığı şok, hesap edilir cinsten değildi. Arap kabilelerin birleştirilmesi, Arabistan’ın tamamına hâkim olunması, Bizans (Doğu Roma) ve Pers (Sasani) imparatorluklarına galip gelinmesi ve bir yüz yıl sonunda İslam halifeliğinin Kuzey Afrika’dan Hindistan’a kadar genişlemesi hayal bile edilemezdi.” (John L. Esposito, İslam Tehdidi Efsanesi, s, 76.)

İslam’ın bu akıl almaz yayılışı yalnızca siyasi boyutta kalmadı. İslam, girdiği her yerde akılları, kalpleri, ruhları da fethetti. Bu fetih zorla baskıyla da gerçekleşmedi. Zaten zorla bir fikri insanlara kabul ettirmek mümkün olmadığı gibi, Kur’an da diğer insanları İslam’a girmeye zorlamayı yasaklıyordu. Müslüman fatihler, fethettikleri bölgelerdeki insanları kendi dinlerinde serbest bıraktılar. Fakat İslam’ı da onlara tebliğ ettiler. Bu geniş coğrafyadaki insanlar oldukça sade, akla yatkın bu yeni dine kendi hür iradeleriyle, isteyerek, severek girdiler ve daha sonraları onların içinden İslam’ın ateşli taraftarları ve müdafileri de çıktı.

Batılılar İslam’ın yayılışını hep kılıç zoruyla gerçekleşmiş olarak görmeye ve göstermeye meyillidirler. Bu psikoloji ile yazılmış pek çok eser, yine insaflı olan batılılarca tenkit edilmiş ve çürütülmüştür. Kılıç ancak toprakları fethetmiştir. Kalpleri fethedense daima İslam’ın hakikati olmuştur.

İngiliz müsteşrik Thomas Arnold (ö. 1930), “İntişar-ı İslam Tarihi” kitabında tarihte bütün dünya ülkelerinde, Afrika’dan, İspanya’ya, Moğollar’dan,  Hint ve Çin’e kadar İslam’ın yayılışını araştırmış ve neticede özetle şu karara varmıştır: “İslam’ın bir misyoner teşkilatı olmadığı halde, yalnızca vaizler, din âlimleri değil -erkek, kadın, hür, köle- her ferd kendini bir misyoner gibi telakki eder ve dinini tebliğ hususunda ibadet şuuruyla çalışır. Araştırmalar bu dinin kılıçla değil canla başla çalışan fedakarlarla yayıldığını ortaya koyar.” (Thomas Arnold, İntişar-ı İslam Tarihi, Akçağ yayınları, s, 406-411.)

İslam’ın dünya üzerindeki pek çok yerlerde yayılmasının kılıçla değil tebliğle gerçekleştiğini söyleyen, yalnızca Thomas Arnold değil elbette. Bu hükmü insaflı olan pek çok araştırmacı da tasdik ediyor.

Üstad Bediüzzaman İslam’ın bu yayılışının cebr ve zorla olmadığını şu ifadeleriyle anlatır:

“Kahır ve cebirle zahirî bir hâkimiyet, sathî bir tahakküm, kısa bir zamanda ibka edilebilir. Fakat bütün kalblere, fikirlere, ruhlara icrâ-yı tesir ederek, zahiren ve bâtınen beğendirmek şartıyla vicdanlar üzerine hâkimiyetini muhafaza ve ibka etmek, en büyük harika olmakla, ancak nübüvvetin hassalarından olabilir.”

“(…) Tehditlerle, korkularla, hilelerle efkâr-ı âmmeyi başka bir mecrâya çevirtmek mümkün olur. Fakat tesiri cüz’îdir, sathîdir, muvakkat olur. Muhakeme-i akliyeyi az bir zamanda kapatabilir. Amma irşadıyla kalblerin derinliklerine kadar nüfuz etmek, hissiyatın en incelerini heyecana getirmek, istidatların inkişafına yol açmak, ahlâk-ı âliyeyi tesis ve alçak huyları imha ve izale etmek, cevher-i insaniyetten perdeyi kaldırıp hakikati teşhir etmek, hürriyet-i kelâma serbestî vermek, ancak şua-ı hakikatten muktebes harikulâde bir mucizedir.”( İşaratül İ’caz, Altınbaşak Neşriyat, s, 159)

Madem, İslam’ın dünya üzerindeki yayılışı şimdiye kadar, kılıçla değil, akılları, kalpleri fethetmekle, gönülleri kazanmakla olmuştur. Öyleyse günümüzde de tebliğle akılları, kalpleri fethederek çok şeyler yapabiliriz. En mühimi elimizde Kur’ân ve iman hakikatlerini akıl ve kalbi tatmin edecek şekilde telif edilmiş olan risaleler var. Risaleler sayesinde gelecek yüzyılın İslâm yüzyılı olmasını sağlayabilir, Üstadın “akıl ve ilim ve fen hükmettiği istikbalde, elbette burhan-ı aklîye istinat eden ve bütün hükümlerini akla tespit ettiren Kur’ân hükmedecek.” Sözünün tahakkukunu gerçekleştirebiliriz. Bunun için de tebliğ faaliyet(ler)i sistemli bir şekilde ele alınmalı, daha önce olmayıp şimdi olan çağın imkânları devreye sokulmalıdır. Eğer bunu gerçekleştirebilirsek kısa bir zamanda fevkalade sonuçlar istihsal edebiliriz. Bizim usulüne uygun yapacağımız irşad-tebliğ faaliyeti, bütün dünyada ses getirebilir. Ve dünyanın manevi şeklini değiştirebilir.

Bugün bütün dünyada İslam’ın yayıldığını görüyoruz. Bu bize büyük bir mutluluk veriyor. Fakat görünüş bizi aldatmamalıdır. Aslında günümüzdeki İslam’ın yayılışı şimdikinden daha geniş çapta ve daha mükemmel olabilirdi. Bugün bütün dünyada İslam’ın yayılışı, topyekün bütün Müslümanların yaptığı faaliyetler olmanın ötesinde, genellikle ferdi gayretlerin veya bazı grupların faaliyetiyle gerçekleşmiş hadiselerdir. Tabii ki, fertlerin ve fedakâr bazı grupların faaliyeti ses getiriyorsa, bütün Müslümanların –hiç değilse mühim bir kesimin- enerjilerini devreye sokması muazzam denilebilecek bir neticeyi vücuda getirebilir. Bize düşen vazife potansiyel enerjiyi devreye sokarak bu neticeyi sağlayabilmek olmalıdır.

Müslümanların doğuda ve batıda kendi dinlerini bilmeyişleri ve yaşamayışları İslam’ın yayılmasında en büyük engeldir. Maalesef bazı yerlerde yanlış tebliğler veya yanlış hareketler de bu yayılışın gücünü kırıyor veya azaltabiliyor.

İslam’ın bütün dünyada yayılışının daha hızlı, daha mükemmel, daha geniş çapta olabilmesi, Müslümanların tebliğ faaliyetini en mühim bir vazife telakki etmeleri ve tebliği bütün yönleriyle kavrayarak şuurlu, bilinçli tebliğ yapmalarıyla mümkün olacaktır.

***

Tebliğ konusu biz Müslümanların üzerinde hassasiyetle durması gereken bir mesele olduğu halde, maalesef şimdiye kadar bu konu üzerinde ciddiyetle durulmamıştır. (Örnek olarak Türkiye’ye bakmamız yeterli. Yüzlerce, binlerce diyanet personeli olduğu halde, onların toplumumuzda –bazı istisnalar haricinde- hiçbir tesirini göremiyoruz. Diyanetin hem içerde hem de dışarıda etkin bir tebliğ faaliyeti yapması için, bir İrşad-Tebliğ masası oluşturulması ve bütün personelin bir eğitimden geçirilmesi gerektiği halde böyle bir şey maalesef yok.)

Batıda misyonerlerin eğitiminde, siyaset ve ticarette, propaganda ve reklam tekniklerinde, büyük araştırmalar yapılmıştır. Bugün, Batı bütün dünyaya sözünü geçiriyorsa, bunun temelinde insanların düşünce ve davranışlarını yönlendirme, ikna etme ve kontrol altına alma cihetinde yapılan çalışmalar vardır.

Bilinçli ve sistemli bir tebliğ faaliyetinin, gelişi güzel tebliğin yerini alması, pek çok şeyi değiştirebilir.

***

Tebliğde hatta hayatın her alanında muvaffakiyet, tesadüfün ve gelişi güzel hareketlerin neticesi değildir. Bir işteki başarı bizim o işi ciddiyetle ele alıp, planlı programlı hareket etmemize bağlıdır. Tebliği amatör olarak değil, uzman ve profesyonel olarak kavramak ve bilinçli tebliğ yapmak bizi başarıya götürecektir. Nasıl bir işte amatörler değil de profesyoneller daha başarılı oluyorsa, tebliğ faaliyetinde de amatör olanlar değil profesyoneller başarılı olur.

Bugün akla mantığa ters pek çok unsuru bünyesinde barındıran Hıristiyanlık, misyonerlik faaliyetleriyle pek çok yerde –hatta memleketimizde- muvaffak olabiliyorsa, bunun temelinde Hıristiyanların yayılma mevzuunu, başlı başına bir meslek olarak ele almaları vardır.

Günün Âyeti:

“Allah’a davet eden, salih amel işleyen ve “Ben Müslümanlardanım” diyenden daha güzel sözlü kim olabilir?” Fussilet, 33

Günün Hadisi:

“Senin sayende bir adamın hidayete gelmesi, senin için üzerine güneşin doğup, battığı herşeyden daha hayırlıdır.”(Kenz-ül Ummal. Hadis no: 28802.)

(İdris Tüzün, Tebliğ Usulleri, s, 13-17)

Yazar: İdris Tüzün

Ziyaretçi Yorumları

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.